İman-ı Tahkîkî / Necmettin İLGEN


Derneğimizin düzenlediği Salı/Gençlik sohbetlerimizin hafta haftaki konuğu Necmettin İlgen Hocamız ’Tahkiki iman“ isimli sohbetiyle bizlerle birlikteydi…

İman,insanı insan eder,insanı sultan eder.İman bir nurdur.Ve imanı taklidi ve tahkiki olarak ikiye ayırarak inceleyeceğiz…
Taklîdî îmân, îmân esaslarının âile ve çevreden öğrenildiği kadarıyla, delilsiz bir şekilde kabûl edilmesiyle elde edilen zayıf bir îmândır. Böyle bir îmâna sâhip olanlar birçok günahlara girebilir, çok vesvese ve şüphelere düşebilirler ve hattâ -Allah korusun- küfre de kolaylıkla girebilirler.

Tahkîkî îmân ise, îmân hakîkatlerini delil ve isbâtlarıyla birlikte ilmen öğrenip kalben tasdîk etmekle elde edilen ve her delil ile daha da kuvvetlenen sağlam bir îmândır. Her yerde ve her şeyde tevhîde dâir delilleri göre göre bütün kâinâtı bir Kur’ân gibi okur, Allah’ı görür gibi îmân eder hâle gelir. Böyle tahkîkî bir îmân sâhibine binler şüphe orduları hücûm etse hiç sarsılmaz, şübheye düşmez. Böyle kuvvetli bir îmân son nefeste de şeytana mağlup olmaz. İşte Kur’ân baştan aşağıya böyle tahkîkî bir îmânı ders vermektedir.
İslâm âlimleri, herkesin îmânını kuvvetlendirmesinin farz-ı ayn olduğunu söylemişlerdir.

Büyük ruhlu Küçük Ali kardeşimiz bir sual soruyor. Halbuki o sualin cevabı Risale-i Nur da yüz yerde var. “Risale-i Nur’un erkan-ı imaniye hakkında bu derece kesretli tahşidatı ne içindir? Bir ami mü minin imanı büyük bir velinin imanı gibidir, diye eski hocalar bize ders vermişler?” diyor.

Elcevap: Başta Ayetü l-Kübra meratib-i imaniye bahislerinde; ve ahire yakın müceddid-i elf-i sani İmam-ı Rabbani beyanı ve hükmü ki, “Bütün tarikatlerin müntehası ve en büyük maksatları, hakaik-i imaniyenin inkişafıdır. Ve bir mesele-i imaniyenin kat iyetle vuzuhu, bin kerametlerden ve keşfiyatlardan daha iyidir”; ve Ayetü l-Kübra nın en ahirdeki ve Lahikadan alınan o mektubun parçası ve tamamının beyanatı cevap olduğu gibi, Meyve Risalesi nin tekrarat-ı Kur’âniye hakkında Onuncu Meselesi, tevhid ve iman rükünleri hakkında tekrarlı ve kesretli tahşidat-ı Kur’âniyenin hikmeti, aynen bitamamiha onun hakiki tefsiri olan Risale-i Nur da cereyan etmesi de cevaptır.

Hem, iman-ı tahkiki ve taklidi ve icmali ve tafsili ve imanın bütün tehacümata ve vesveseler ve şüphelere karşı dayanıp sarsılmamasını beyan eden Risale-i Nur parçalarının izahatı, büyük ruhlu Küçük Ali nin mektubuna öyle bir cevaptır ki, bize hiçbir ihtiyaç bırakmıyor.

İkinci Cihet: İman, yalnız icmali ve taklidi bir tasdike münhasır değil; bir çekirdekten, ta büyük hurma ağacına kadar ve eldeki aynada görünen misali güneşten ta deniz yüzündeki aksine, ta güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi; imanın o derece kesretli hakikatleri var ki, bin bir esma-i İlahiye ve sair erkan-ı imaniyenin kainat hakikatleriyle alakadar çok hakikatleri var ki, “Bütün ilimlerin ve marifetlerin ve kemalat-ı insaniyenin en büyüğü imandır ve iman-ı tahkikiden gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kudsiyedir” diye ehl-i hakikat ittifak etmişler.
Evet, iman-ı taklidi, çabuk şüphelere mağlup olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikide pek çok meratip var. O meratiplerden ilmelyakin mertebesi, çok bürhanlarının kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Halbuki taklidi iman bir şüpheye karşı bazan mağlup olur.

Hem iman-ı tahkikinin bir mertebesi de aynelyakin derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esma-i İlahiye adedince tezahür dereceleri var.

Üçüncüsü: İnsanlarm en derin ihtiyaçlarına katî delil ve bürhanlarla ilmî mâhiyette cevap vermesidir. Meselâ, Allah’ın varlığı, âhiret ve sâir îman rükünlerini bir zerrenin lisân-ı hâl ve kàl sûretinde tercümanlığını yaparak ispat etmesidir. En meşhur İslâm feylesoflarından İbn-i Sinâ, Farabî, İbn-i Rüşd bu meselelerde bütün mevcudâtı delil olarak gösterdikleri halde, Risâle-i Nur o hakîkatleri bir zerre veya bir çekirdek lisânıyla ispat ediyor. Eğer, Risâle-i Nur’un ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsaydı, onlar hemen diz çöküp Risâle-i Nur’dan ders alacaklardı.

Dördüncüsü: Risâle-i Nur, insanın senelerce uğraşarak elde edemeyeceği bilgileri, komprime hulâsalar nevinden, kısa bir zamanda temin etmesidir.

Beşincisi: Risâle-i Nur, ilmin esas gàyesi olan rızâ-yı İlâhîyi tahsile sebep olması ve dünya menfaatine ilmi hiçbir cihetle âlet etmeyerek, tam mânâsıyla insâniyete hizmet gibi en ulvî vazifeyi temsil etmesidir.

Altıncısı: Risâle-i Nur kuvvetli ve kudsî ve îmânî bir tefekkür semeresi olup, bütün mevcudâtın lisân-ı hâl ve kàl sûretinde tercümanlığını yapar. Aynı zamanda, îmân hakîkatlerini ilmelyakîn ve aynelyakîn ve hakkalyakîn derecelerinde inkişaf ettirir.

Yedincisi: Risâle-i Nur, esas bakımından bütün ilimleri câmî oluşudur; âdetâ ilim iplikleriyle dokunmuş müzeyyen bir kumaş gibidir. Ve şimdiye kadar hiçbir ilim erbâbı tarafından söylenmemiş ve her ilme olan vukùfunu tebârüz ettiren vecîzeler mecmuasidir. Misâl olarak bir kaçını zikrederek, heyet-i mecmuası hakkında bir fikir edinmek isteyenlere, Risâle-i Nur bahrine mürâcaat etmelerini tavsiye ederiz:

1 . “Sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir.”
2 . “Bir kelebeğin midesini tanzîm eden, Manzûme-i şemsi dahi o tanzîm etmiştir.”
3 . “Bir zerreyi îcad etmek için bütün kâinatı îcad edecek bir kudret-i gayr-i mütenâhî lâzımdır. Zîrâ, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın herbir harfinin, bâhusus zîhayat herbir harfinin herbir cümlesine müteveccih birer yüzü ve nâzir birer gözü vardir.
4 . “Tabiat misâlî bir matbaadır, tâbi değil; nakıştır, nakkaş değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kànundur, kudret değil; şeriat-ı irâdiyedir, hakîkat-i hariciye değil.”
5 . “Sabit, dâim, fitrî kànunlar gibi, ruh dahi âlem-i emrden, sıfat-ı irâdeden gelmiş ve kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Ve bir seyyâle-i latîfeyi o cevhere sadef etmiştir.”
Ve hâkezâ, binlerce vecîzeler var. /Risale-i Nur/
Çantacı nemci hocamız Risale-i Nur ışığında Tahkik-i İmanın nasıl olması gerektiğini ilginç örneklerle ve hayatı boyunca yaşamış olduğu değişik anılarını bizlerle paylaştı…

Paylaş: