Edep ve Haya / Cemil Nazlı – Zeki SEZGİN


Gençlik Sohbetlerimizin bu haftaki konusu ” EDEP VE HAYA ” başlığı altında devam etti. Moderatörlüğünü Zeki SEZGİN’nin yaptığı ve Cemil NAZLI Hocamızın anlatımıyla ” Edep ve Haya ” konusuna cevaplar aradık…

hikmet-dernegi-cemi-nazli

İslam’da Edep ve Haya ;
İnanan ve insanlık değerini yitirmemiş bulunan her kişinin sahip olması gereken güzel huylardan biri de edep ve hayadır. Sözlükte “terbiye ve nezaket “ anlamlarına gelen edep, dini bir deyim olarak tüm hayırların ve güzel meziyetlerin bütününden ibarettir. Dolayısıyla edepli bir mü’min saygı gösterilmesi kaçınılmaz olan milli ve manevi değerlere hurmette kusur etmeyen biri olmalıdır. Sözgelimi; öncelikle Allah’ın takdirine boyun eğmek, O’na teslim olmak ve O’nun buyruklarını tartışmasız kabullenip uygulamak edepli bir mü’minin öncelikli sorumluluğudur.
Dinimiz baştan ayağa edep ile donanmıştır. Edep Kul’un Alemlerin Rabbi nin iradesine tabi kılmasıdır.
Hz.Ömer ‘’Edep ilimden önce gelir’’ buyurmuştur.
Tabiinin imamlarından Abdullah İbn-i Mübarek ; ‘’ Bütün ilimleri tahsil etmiş bir kimsenin eğer edebinde bir eksiklik varsa;Onunla görüşmediğime üzülmem,Bunu kayıp saymam, demiştir.
Haya;
Sözlükte “Korkmak ve utanmak “ anlamlarına gelen “haya”, dini bir kavram olarak: Bir insanın gerek gizli, gerekse aşikar çirkin bir iş yapmayı tasarlayıp da bilahare Allah’tan korkup utanması ve insanlardan da çekinmesi demektir. Mutasavvıfların ıstılahında ise haya, kalpte yer eden Allah korkusu ve heybetiyle bütün haramlardan ve kötülüklerden uzak durmak şeklinde tarif edilmektedir. Onlara göre bir kimsenin haya sahibi olduğunun yegane göstergesi, onun utanılacak bir yerde ve durumda görülmemesidir.
Hemen her sözünde bizim için hayat, erdem ve rahmet bulunan Peygamberimiz in asv “Utanmazsan ya da yaptığından utanmayacaksan dilediğini yap” şeklinde anlamlandırabileceğimiz bu hadisi şerif *, insana özgü duygulardan birisi olan hayâ ya da utanmanın insanı kötülüklerden alıkoymada ne denli güçlü bir duygu olduğunu dile getirmektedir.
(Buhari, Edep, 78;Enbiya, 54; Ebu Davud, Edep, 6)

Türkçe’de hayâ,
İnsanı her türlü çirkinlikten uzak durmaya yönelten duygu ve bunu yansıtan tutumu İfade etmektedir. Arap dilinde, “yerme”, “kınama ”ve “onur kırıcı tutum ve davranış” anlamlarına gelen “âr” kelimesi de Türkçe genel olarak “hayâ” ile eş anlamlı kullanılmaktadır.

Kur’an da haya ;
Hayâ kelimesi türevleri ile birlikte Kur’an­ıKerim’de üç ayette geçmektedir. Kasassûresin­de (25), Hz. şuayb’ın kızlarından birinin Hz. Musaile utanarakkonuştuğu,Ahzâbsûresinde (53) de bazı Müslümanların Hz. Peygamber’iuygun olmayan zamanlarda rahatsız ettikleri,fakatPeygamberimizin,hayâsından dolayı burahatsızlığı açığa vurmadığı, ancak Allah’ın gerçeği bildirmekten hayâ etmeyeceği belirtilmektedir.
Bir ayette müşriklerinKur’an’da arı, karınca, sinek gibi küçük varlıkların örneklendirilmesinin fesahatle bağdaşmayacağı yönündeki iddialarına karşı; Bakara suresinde(26) “şüphesiz Allah bir sivrisineği, hatta ondan daha küçük/zayıf bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez” ayetiyle cevap verilmektedir.Buayetler ekseninde düşünüldüğünde,Kur’an’da hayâ kavramının; iffet ve terbiye gereği utanma ve sıkılma gibi anlamlarının yanı sıra, çekinme anlamında da kullanıldığı görülür.
Yolumuzun rehberleri olan İslâm alimlerimiz, kelimenin çeşitli kullanımlarını da dikkate alarak hayâyı çeşitli kategorilere ayırmışlardır. Abbasiler döneminde Basra’da yetişen Bağdat’ta tefsir ve şafii fıkhı alanında önemli eserleri olan,miladi 974 ,İslâm medeniyetimizin yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden biri olan Mâverdî,RAEdebü’d Dünya ve’d­Dîn, adlı eserinde Hayâyı, a) Allah’a karşı hayâ, b) İnsanlara karşı hayâ c) Kişinin kendinekarşı hayâsı olmak üzere üç kısımda ele almakta ve bunları şu şekilde açıklamaktadır: Allah’akarşı hayâ, O’nun emir ve yasaklarına uymakla,insanlara karşı hayâ, onlara eziyet etmemek ve yanlarında çirkin işler yapmaktan ve çirkin sözler söylemekten kaçınmakla olur. Kişinin kendine karşı hayâsı ise, edepli olması demektir.
Mâverdî’nin hayâ konusundaki bu yaklaşımı genellikle “utanma duygusu” olarak algılanan hayâ kavramından oldukça farklı ve anlamlıdır.
Ahmet Rifat ise hayâyı, fıtrî hayâ ve dinî hayâ olmak üzere iki kısımda ele almaktadır. Kişinin, edep yerlerini insanların önünde açmaktan kaçınması, fıtrî hayânın, halkın ve Hakk’ın huzurunda edepli davranmak da dinî hayânın bir ürünüdür.
“Hayâ” kelimesinin, “ölüm”ün zıddı olan “dirilik/canlılık” manasında olan “hayat” kelimesinden türetilmiş olmasıyla, insanın maddî hayatiyetini devam ettiren kan damarları gibi hayânın da insanın manevî canlılığını ve diriliğini temin eden can damarı mesabesinde olduğuna işaret edilmektedir. Maddî canlılığı devam ettiren kan damarları çatladığında ve önlem alınmadığında hayat sona ererse, manevî canlılığı devam ettiren hayâ damarı da çatlayınca, insan da manevî hayatını kaybeder ve maneviyattan yoksun bir canlı hâline gelir. Yine vücudun maddî canlılığını ve organların birbiriyle kenetlenmiş şekilde ayakta durmasını sağlayan ruh olduğu gibi, manevî hayatı da ayakta tutan hayâdır. Bu bakımdan insanın hayâsı, ruhu ve can damarı kadar hatta ondan daha da önemlidir. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.s);
لِكُلِّ دِينٍ خُلُقٌ وَخُلُقُ الْإِسْلاَمِ اَلْحَيَاءُ
Resûlullah (s.a.s.);“Her dinin bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı da hayâdır” hadisiyle İslâm’da belki de en önemli yere sahip ahlâkla hayânın ilgisini dile getirmiştir. (Malik, Hüsnü’l­ Huluk, 2, II, 905)
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder. Allah ise kendi katında mağfiret ve bol nimet vaad ediyor. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (1)
Bakara 268

hikmet-dernegi-cemi-nazli

Haya ve Hikmet ;
Allah inancı sağlam ve hayâ duygusunu yitirmeyen insan, iyilik ve güzelliklere yönelir,kötülük ve haramlardan uzak durur. Buna karşılık iman ve inancı zayıf, hayâ perdesi yırtılmış ya da aşınmış, nefsine ve şeytana yenik düşmüş insan, kötülük ve haramları kolayca işleyebilir. Bu konumdaki insanlardan bazısı, ne Allah’tan ne de insanlardan çekinir.Onun kapısı, kötülüklere ve günahlara açılmaya daima elverişlidir.
Hayâ duygusu, doğuştan insanlarda varolan ve onu diğer canlılardan ayıran en belirginbir olgudur. İlk insan ve ilk peygamber olan Hz Adem ve Hz Havva nın(bir zelle) neticesinde karşı karşıya kaldıkları müeyyideler sürecinde de hayâ sözkonusu olmuş köklü bir duygudur. İnsanlığın atasının hayatından bir kesiti teşkil eden busahne, Yüce Kitabımız Kur’an’da şu şekilde dilegetirilmektedir: “Bununüzerine onlar (Adem ve eşi Havva) o ağacın meyvesinden yediler. Bu sebeple ayıp yerleri kendilerinegöründü ve cennet yaprağından üzerlerine örtmeyebaşladılar.Adem Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı.” (Tâ­Ha, 121) Bu ayettebir yönüyle de insanın sahip olduğu hayâ duygusuna işaret edilmiştir. O günden bugüne dek en ilkel toplumlarda dahi insanlar, gerek Allah’a gerekse toplumun diğerbireylerine karşı bazı tutum ve davranışlardanhayâ duygusu gereği uzak dururlar. Bu yönüyle edep ve hayâ, özelde ilâhî dinlerin, geneldeise insanlığın ortak değer ve kabullerindendir.“Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’akarşı gelmekten sakınma/sorumluluk bilinci) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler),Allah’ın rahmetinin alâmetlerindendir. Belkiöğüt alırlar (diye onları insanlara verdik).” (Araf,26) ayetinde yer alan “Libâsu’ttakvâ / Takva elbisesi…” ifadesi, hemen bütün müfessirlerceinsanın yaratılıştan sahip olduğu, onun ruhunubezeyip ahlâkını koruyan hayâ şeklinde yorumlanmıştır. Ayetle ilgili bu yorum ekseninde düşünüldüğünde, hayânın Allah’ın rahmetinin belirtisi olarak nitelendirilmesi, onun ne dereceönemli bir duygu olduğunu vurgulaması açısından dikkat çekicidir.

Haya İmandandır /Hayanın İman ve Ahlak ile İlişkisi;

Resûlullah (s.a.s.), hayâ ile iman arasındaönemli bir ilişkinin bulunduğuna dikkat çekmişve hayâyı bir mümin için olmazsa olmaz kabuledilen imanın bir şubesi olarak nitelendirmiştir. “İman yetmiş küsur şubedir. En üst derecesi “lâ ilâhe illallah” demek, en alt derecesi de geçenlere zarar verecek şeyleri yoldan gidermektir. Hayâ da imandan bir şubedir” (Müslim,İman, bahsinde yazılı ilgili hadis, bu ilişkinin anlamlı bir ifadesidir. Aslında bu hadis müminlerin samimi bir niyetle icra ettiği eyleminin imanla ilişkisine de işaret etmektedir. İslâm inancımızın yaygın anlayışına göre,amel/fiil/eylem,imanın bir parçasıdeğildir Buna göre, hayâsı olmayan kişinin müslüman olmadığını iddia etmek doğru değildir. Bu konuya açıklık getiren İbnü’l-Esîr şöyle söyler:
“Yaratılıştan gelen bir duygu olduğu hâlde hayâ bu hadiste, sonradan kazanılan imandan bir parça olarak belirtilmiştir. Çünkü hayâlı kişi, bu sayede günahlardan uzaklaşır. İşte bu açıdan hayâ, kişi ile günahları arasına giren ve onu günah işlemekten alıkoyan imanın fonksiyonunu yerine getirmiş olmaktadır. Hadiste, hayânın imandan bir parça olduğu ifade edilmiştir; çünkü iman, sonuçta Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak şeklinde dışa yansır. İşte, günahlardan kaçınmak hayâ sayesinde gerçekleşince, hayâ imanın bir cüz’ü gibi olmuş olur.” Bu bağlamda, hayâsız bir kişininimansız olduğunu iddia etmek isabetli değildir. Şu kadarvar ki, bu tür ifadeleri içerenhadisler, genelde bu konumdaki kişilerin “olgunbir mümin” olmadıkları ya da olamayacakları şeklinde yorumlanmaktadır. Kardeşinin hayâ anlayışını aşırı bulan ve ona böyle davranmaması gerektiği konusunda öğüt veren bir sahabîyi Hz. Peygamber (s.a.s.); “Ona dokunma.Çünkü hayâ imandandır.” *(Buhari, İman, 16, I, 11;Müslim, İman, 12, I, 63;Ahmed b. Hanbel, Müsned, II,56)sözüyle uyararak, hayânın imanla olan ilişkisine dikkat çekmiştir.

 

Hayâ duygusu, gerçeği söylemekten, bir alacağını istemekten, Dinî ve ahlâkî konularda insanları bilgilendirmekten (emr-i bi’l-ma’rûfnehy-i ani’l-münker), ilim öğrenmekten, meşrû olduğu sürece beğenilmeyen bir iş de olsa çalışmaktan kişiyi alıkoymamalıdır. Dinimizin teşvik ettiği hayâ duygusu ile belirtilen hâllerin bir bağlantısı yoktur. Bunlar, hayânın değil; pısırıklık, çekingenlik, tembellik ve ihmalin bir göstergesidir. Hayânın bunlara dinî gerekçe yapılması ise daha da üzücüdür. Hz. Peygamberin müslüman hanımların sorduğu özel sorulara usulüne uygun şekilde cevap verdiği, çoğu zaman da bu bilgileri Hz. Âişe aracılığı ile aktardığı bilinen bir husustur. Hz. Âişe’nin, dinî bilgileri öğrenme hususunda utangaçlık göstermeyen Ensar kadınları hakkında söylediği övgü dolu sözler de bu gerçeğin başka bir ifadesidir.

Hayâ duygusu, insanın yaratılıştan sahip olduğu bir olgudur, yani fıtrîdir. Bazı istisnalar bir tarafa bırakılırsa, en ilkel toplumların bile bir şekilde hayâ duygusuna sahip oldukları bilinmektedir. Bu itibarla, farklı kültür ve milletlerde çeşitlilik arz etse de temelde, hayâ duygusunun insanlığın ortak değerlerinden olduğu ifade edilebilir. Hayâ duygusu, kişilik za’fı değil, aksine erdemlilik ve fıtratın bir gereğidir. Ayrıca, kişinin davranışlarına yön vermede ve kişiliğini ortaya koymada âdeta bir mihenk taşıdır. İnsanın yaratılıştan sahip olduğu bu duygunun, gelişmesinde ve davranışlara yansımasında dinin önemli bir yeri vardır. Hz. Peygamberin konu ile ilgili hadisleri, hayânın imanla ilişkisine dikkat çekmenin yanı sıra, onun bütünüyle hayır olduğuna vurgu yapmakta ve hayânın ilâhî dinlerin ortak kabullerinden biri olduğuna işaret etmektedir. Dinî hayâ, iman ile kazanılan bir erdemdir. Mü’min, Yüce Allah’ın kişinin bütün fiillerini yakînen bildiğine, ahirette bunlardan hesaba çekileceğine ve sonuç olarak da bunların karşılığına göre cennet veya cehenneme gideceğine inanır. Bu inancı onun kötülüklerden uzaklaşmasında büyük bir rol oynar ki, bu da dinî hayânın bir sonucudur. Genellikle utanma, sıkılma ve çekinme olarak algılanan hayâ, İslâm bilginlerince benimsenen, Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı davranmaktan sakınmak anlamıyla daha geniş bir anlam kazanmıştır. Bu yönüyle hayâ, birey vicdanına bağlı ahlâkî bir özellik olarak kalmaktan öte, toplumsal huzur ve barışa da önemli katkıları olan bir haslettir.

Paylaş: